Siyaset ve hukuk tarihine geçecek nitelikte bir süreçle karşı karşıyayız. İstinaf Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Genel Kurulu hakkında "mutlak butlan" kararı vererek kurultayı iptal etti. Kararın en tartışmalı kısmı ise kurultay sonrası göreve gelen yönetimin aldığı tüm kararların da "hükümsüz" sayılması. Peki, bu karar sadece bir parti içi mesele mi, yoksa Türk hukuk sisteminin geleceği için emsal teşkil eden bir kırılma noktası mı?
Anayasa’nın 79. maddesi oldukça nettir: "Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz." Bu hüküm, seçim güvenliğinin teminatıdır. Eğer bir mahkeme kararı, YSK tarafından onaylanmış bir süreci (seçim süreçlerini) dolaylı yoldan hükümsüz kılmaya başlarsa, Anayasa’nın "yargıya kapalıdır" hükmü fiilen askıya alınmış olur.
Eğer bu karar, "parti yönetimi yasal değilse, o yönetimin onayladığı adaylar da yasal değildir" mantığıyla yorumlanırsa, bu sadece CHP için değil, tüm siyasi partiler için bir "yargısal kılıç" anlamına gelir. Bu durum, yarın bir gün herhangi bir partinin adaylık onayının, başka bir mahkeme kararıyla "geriye dönük" olarak sorgulanabileceği bir hukuksuzluk sarmalının kapısını aralar.
En çok merak edilen soru ise "2024’te seçilen belediye başkanlarının durumu ne olacak?"
Hukuki açıdan bakıldığında, 2024 yerel seçimleri bağımsız bir hukuki süreçtir. Belediye başkanı, bir partinin genel merkezi tarafından aday gösterilir ancak halk tarafından seçilir. Adaylık dosyası, YSK’nın denetiminden geçmiş ve kesinleşmiştir. Seçim bittikten ve mazbata alındıktan sonra, partinin iç işleyişindeki hukuki bir aksaklığın, halkın sandıkta tecelli eden "seçme iradesini" yok sayması, demokratik sistemin temellerini sarsar. Bir mahkemenin, halkın seçtiği bir başkanı, "aday gösteren parti yönetimi düşmüştür" gerekçesiyle görevden alması, hukuk devletinde "idari zorbalık" olarak tanımlanır.
Burada asıl tehlike; hukukun siyasi bir manivela olarak kullanılmasıdır. Eğer yargı, partilerin iç işleyişine dair kararlarını, seçim sonuçlarını geriye dönük etkileyecek bir "hukuki kılıf" olarak kullanırsa; yarın hiçbir seçim sonucu "kesin" kabul edilmeyecektir. Bugün bir partiye uygulanan bu mantık, yarın başka bir partinin başına geldiğinde, ülkede "seçim" mefhumu tamamen anlamını yitirir.
İstinaf mahkemesinin kararı, parti içi hukuk açısından tartışılabilir. Ancak bu tartışma, seçimle gelmiş belediye başkanlarının görevini sorgulama noktasına gelirse, bu durum hukuktan ziyade "siyasi mühendislik" çabası olarak görülür.
Anayasa’nın YSK ile ilgili hükmü, sadece bir madde değil, Türkiye’deki seçim güvenliğinin sigortasıdır. Bu sigortanın attırılması, hukukun değil, keyfiyetin kazandığı bir süreci başlatır. Unutulmamalıdır ki; sandıktan çıkan irade, bir mahkeme kararının "hükümsüzlük" beyanıyla silinemeyecek kadar kıymetli ve dokunulmazdır. Hukuk, siyasi rövanşların değil, adaletin tecellisi için vardır.