Toplum olarak sıkça düştüğümüz bir yanılgı var: Bir idareciyi değerlendirirken, onun Allah ile arasındaki özel bağı (ibadetini), toplumla arasındaki kamusal bağına (adaletine) tercih ediyoruz. Oysa İslam medeniyetinin özü, bu iki kavramın yerini çok net tayin etmiştir. Namaz ferdi bir kemalat yolculuğudur; adalet ise bir devletin ve idarecinin varlık sebebidir.
Kur’an-ı Kerim, Ankebût Suresi 45. ayette; "Namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar" buyurur. Peygamber Efendimiz (sav) ise namazı "Dinin direği" olarak tanımlar. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Namaz, kulun Rabbiyle olan şahsi sözleşmesidir. Kişi namazını kıldığında kendine hayrı dokunur, kılmadığında ise hesabını Yaratıcı’ya verir. Namazın eksikliği "kul ile Allah arasındadır" ve bu borç, Allah dilerse affedebileceği bir alandır.
Adalet ise namazdan farklı olarak sadece seccadeye sığmaz; sokağa, şehri yönetenlerin kalemine ve her bir vatandaşın sofrasına uzanır. Cuma hutbelerinin sonunda yankılanan Nahl Suresi 90. Ayet bir ricayı değil, kesin bir emri bildirir: "Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı... emreder."
Mesele idareci olduğunda, kriter değişir. Çünkü idarecinin namazı kendine, adaleti ise tüm topluma lazımdır. Efendimiz (sav) bu gerçeği sarsıcı bir ölçüyle ifade etmiştir:
"Bir saat adaletle hükmetmek, altmış yıl (nafile) ibadet etmekten daha hayırlıdır."
Bu hadis, kamusal sorumluluğun bireysel ibadetten ne kadar daha ağır ve öncelikli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Tarihimizin iki dev ismi, idareciliğin namazla değil, hakla kaim olduğunu şu sözlerle mühürlemiştir:
Hz. Ömer: "Adalet mülkün (devletin) temelidir." diyerek, devletin bekasının namaz kılanların çokluğuyla değil, adaletin titizliğiyle mümkün olduğunu söylemiştir.
Hz. Ali: "Devletin dini adalettir." demiştir. Bu, sarsıcı bir tespittir. Eğer bir yerde adalet yoksa, yönetenlerin ne kadar dindar göründüğünün bir önemi kalmaz; çünkü orada dinin özü olan "hak" teslim edilmemiştir. Hz. Ali'nin şu uyarısı ise günümüze bir ihtar mahiyetindedir: "Zalimlerin sonu, mazlumların ahından daha şiddetli olacaktır."
Bir idareciyi seçerken veya değerlendirirken bakmamız gereken yer; onun alnının secdede ne kadar kaldığı değil, elindeki kalemle kimin hakkını kime teslim ettiğidir. Çünkü namaz "borçtur", adalet "haktır". Allah kendi borcunu affedebilir ama kulun hakkını, o kul affetmedikçe asla affetmeyeceğini beyan etmiştir.
Bugün adaleti tecelli ettirmekle görevli olanların; siyasi kaygılar, akraba kayırmacılığı veya öfke nöbetleriyle değil, Maide Suresi 8. ayetteki o muazzam uyarıyla hareket etmesi gerekir: "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin."
Yusuf Has Hacip Kutadgu Biliğ (mutluluk veren bilgi) adlı eserinde: “Adalet Göğün Direğidir“ demiş. Unutulmasın ki O direk göçerse hepimiz altında kalırız.
Sonuç olarak; namazı olmayanın imanı zayıf kalabilir ama adaleti olmayanın insanlığı ve meşruiyeti sona erer.
Devlet idarecilerinin, karar verirken "kul hakkının" namazla ödenemeyecek kadar ağır bir yük olduğunu bir daha, bir daha düşünmesi dileğiyle...
Kalın sağlıcakla.