Bir Kurban Bayramı’na daha kavuşmanın huzurunu yaşamak isterdi gönül; eşle dostla kucaklaşmanın, paylaşmanın ve o kadim bayram neşesinin saf coşkusuna kapılmayı arzulardı. Ancak ne çare ki, ne küresel adaletsizliğin vahşi çarkları ne de İslam coğrafyasını saran kanlı kuşatma, yüreklerimize tam manasıyla bir bayram sevinci yerleşmesine müsaade ediyor. Bu yıl kurban ibadetimizi ifa ederken, boğazımızda düğümlenen hıçkırıkların, zihnimizi tırmalayan acı gerçeklerin gölgesinde bir muhasebe yapmak boynumuzun borcudur.
Kurban; kelime manasıyla "yaklaşmak" demektir. Yaradana, hakka, adalete ve insani değerlere yakınlaşmak… Peki, biz bu bayramda kime ve neye yaklaşıyoruz? Etrafımız yangın yeriyken, sılairahim yollarında sadece kendi huzurumuzun mu peşindeyiz, yoksa insanlığın katledilen vicdanına yaklaşmak için bir sancı taşıyor muyuz?
Gözümüzü Doğu’ya çeviriyoruz; Çin’in sistematik asimilasyon, işkence ve yok etme politikası altında inleyen Doğu Türkistan… Yıllardır dinmeyen bir sızı, unutturulmaya çalışılan bir soykırım. Oradaki kardeşlerimiz bırakın kurban kesmeyi, kimliklerini ve imanlarını koruma savaşı verirken, İslam dünyasının bu zulme karşı takındığı derin ve sağır edici sessizlik, bu bayramda vicdanlarımıza asılacak en ağır prangadır.
Yüzümüzü azıcık Güney’e, kalbimizin attığı topraklara, Filistin’e dönüyoruz. Kudüs’ün boynu bükük, Gazze ise kelimenin tam anlamıyla bir açık hava mezarlığına dönüştürülmüş durumda. Siyonist İsrail’in, arkasına aldığı emperyalist Amerika ve Batı blokunun sınırsız desteğiyle aylardır sürdürdüğü barbarlık, sivil, çocuk, kadın demeden bir halkı haritadan silme noktasına geldi. Gazze’de bu bayram, kurban kanı değil; masumların, kundaktaki bebeklerin kanı akıtılmaya devam ediyor. Açlıkla, bombalarla imtihan edilen bir halkın bayramı, insanlığın utanç vesikası olarak tarihe geçiyor.
Daha da vahimi, bölgenin baş aktörlerinden İran ile İsrail-Amerika ittifakı arasında tırmanan, sınırları aşan o kontrollü ama her an patlamaya hazır savaş tamtamları. Orta Doğu’yu kendi jeopolitik hırsları, vekâlet savaşları ve petrol hesapları için bir laboratuvar gibi kullanan küresel güçler, Müslüman’ın kanı üzerinden yeni haritalar çiziyor. Savaşın faturası ise her zaman olduğu gibi yine masum halklara, yine evleri başlarına yıkılan coşkusuz çocuklara kesiliyor.
Peki ya biz? Türkiye olarak bu küresel fırtınanın neresindeyiz? Elbette içeride de sular durulmuyor. Son dönemde yaşanan yoğun siyasi gelişmeler, kutuplaşma tartışmaları, ekonomik dalgalanmaların toplumsal dokuda yarattığı aşınma ve her gün değişen ülke gündemi zihinlerimizi fazlasıyla meşgul ediyor. Siyasetin kendi içindeki sert rüzgarları, toplumu asıl kenetlenmesi gereken milli ve manevi eksenden koparma riski taşıyor. Oysa dışarıdaki bu ateş çemberi bize net bir mesaj veriyor: İçeride güçlü, kenetlenmiş ve adil bir vizyona sahip olmayan bir Türkiye, mazlumların sığınacağı son liman olma vasfını kaybeder.
Bizim iç siyasetteki didişmelerle, kısır çekişmelerle kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok. Çünkü bugün Gazze’deki annenin de Doğu Türkistan’daki gencin de gözü, kulağı ve duası bu topraklardadır.
İşte bu ahval ve şerait içinde idrak ettiğimiz Kurban Bayramı, sadece sofralarımıza et taşıyan mevsimsel bir ritüel olamaz, olmamalıdır. Eğer bu bayramda kestiğimiz kurbanlıklar bizi gafletten uyandırmayacaksa, kestiğimiz kurbanlar bizi coğrafyamızın acılarına yaklaştırmayacaksa, bayram mesajları sadece dillerde birer retorik olarak kalacaktır.
Bu bayram; Gazze için safları sıklaştırma, Doğu Türkistan için ses yükseltme, emperyalist savaş oyunlarına karşı uyanık olma bayramıdır. Bu bayram; içerideki kırgınlıkları, siyasi ihtirasları bir kenara bırakıp "Biz Anadoluyuz" ruhuyla yeniden kenetlenme günüdür.
Rabbim keseceğimiz kurbanları, insanlığın ve İslam âleminin kurtuluşuna, uyanışına ve hakiki barışa vesile kılsın. Dualarımızla, yardımlarımızla ve dinmeyen öfkemizle mazlumların yanında saf tuttuğumuz, layıkıyla idrak edilen bir bayram geçirmek ümidiyle...
Kurban Bayramımız mübarek olsun.