( (
                        Bekir KARAKUŞ
Köşe Yazarı
Bekir KARAKUŞ
 

Alıştırılmış Çaresizlik ve Gevşeyen Vidalar

Anton Çehov’un o sarsıcı hikâyesini bilirsiniz: Rusya’nın ücra bir köyünde, tren raylarının vidalarını sökerken yakalanan bir köylü müfettişin karşısındadır. Müfettişin “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?” sorusuna köylü büyük bir pişkinlik ve doğallıkla yanıt verir: “Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.” Köylüye göre yaptığı şey suç bile değildir; nitekim köyün muhtarı dahi karakolun ve kendi evinin kilitlerini bu bedava vidalardan yaptırmıştır. Müfettişin “Maaşınızı artırsak vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?” teklifine köylünün verdiği cevap ise aslında bir toplumun anatomisini özetler: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökeriz.” Hikâyenin sonu malumdür… Müfettiş dehşet içinde başkente dönen trene biner. Yolda camdan dışarı bakarken, ray kenarında elinde iki vida tutan ve gülümseyerek el sallayan küçük bir çocuk görür. Çocuk ne fizik bilmektedir ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. Sadece büyüklerinden gördüğünü uygulamış, yan yana iki vidayı birden söküptür. Ve o kaçınılmaz metal çatırtısı duyulur; tren devrilir. Çehov’un yüzyıl öncesinden haykırdığı bu hakikat, bugün Türkiye’nin sosyal ve ekonomik gerçekliğinde tam karşımızda duruyor. Bugün Anadolu’nun dört bir yanında, kırsal kesimlerde ve şehirlerin çeperlerinde sıradanlaşan bir manzarayı izliyoruz: Başta emekliler olmak üzere pek çok vatandaş, üzerindeki tarlayı, evi, traktörü veya arabayı çocuklarının üzerine devrediyor. Kâğıt üzerinde kendisini "muhtaç ve kimsesiz" gösterip devletin kapısına dayanıyor. Bir torba kömür, üç beş kuruşluk gıda yardımı ve nakit sosyal destek alabilmek için gayrimenkuller saklanıyor, hileli yollara başvuruluyor. Herkes tıpkı Çehov’un köylüsü gibi düşünüyor: “Sadece bir vida söküyorum, ne olacak ki? Herkes yapıyor, devletin malı deniz…” Oysa bu davranış, ahlakın ve toplumsal sözleşmenin altını oyan devasa bir yozlaşmanın göstergesidir. Fakat burada asıl sorgulanması gereken, o vidayı kendi küçük çıkarı için söken vatandaş kadar, o vidaların sökülmesine göz yuman, hatta bunu bir yönetme biçimine dönüştüren düzendir. İktidar yetkilileri, yılları kapsayan yanlış ekonomik politikaların faturasını emekliye kesti. Emekliye alnının terinin karşılığı olan, insanca yaşayabileceği gerçek bir maaşı ve tazminatı vermek yerine; insanları sosyal yardımlara muhtaç bırakan bir "sadaka ekonomisi" inşa edildi. Gerçek hakkı vermek maliyetliydi. Onun yerine, halkın mülkünü çocuğunun üzerine devrederek sahte yoksulluk yaratmasına göz yummak; oy uğruna bu usulsüzlüklere ses çıkarmamak ve dağıtılan kömür-torba yardımlarıyla seçmeni kendine bağımlı kılmak siyasetin kolayına geldi. Sistem şöyle işlemeye başladı: Devlet emekliye hakkını vermiyor, emekli hakkını alamadığı için sistemin açığını kollayıp hileye başvuruyor, iktidar ise bu hileyi bildiği halde seçmen sadakati uğruna sessiz kalıyor. Bu kısır döngünün adı tam anlamıyla "Alıştırılmış Çaresizliktir." Halk, onurlu bir yaşamı ve emeğinin gerçek karşılığını devletten talep edemeyeceğine inandırılmıştır. Sistemli bir şekilde çaresizliğe alıştırılan insanımız, hakkı olanı gür bir sesle istemek yerine, ahlakından ve ilkelerinden taviz vererek “sistemden ne koparırsam kârdır” anlayışına itilmiştir. Şimdi dönüp sormak gerekiyor: Asıl suçlu kim? Kendi öz hakkını aramak yerine, mülkünü saklayıp yardım kuyruğuna giren ve bunu normalleştiren vatandaş mı? Emeklisine insanca yaşayacak maaşı vermeyip, onu bir torba kömüre muhtaç eden ve o oyları devşirmek için sahtekârlığa göz yuman iktidar mı? Yoksa "Bir şey olmaz, herkes yapıyor" diyerek toplumsal çürümeyi sessizce izleyen bizler mi? Cevap nettir: Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen ve yanlışa sessiz kalan herkes. Bazı toplumlar bir günde çökmez. Önce vidaları gevşer. Bir vidayı biz sökeriz, birini başkası bırakır derken; arkamızdan gelen çocuklarımız büyüklerinden gördüğü bu ahlaki aşınmayı miras alır ve yan yana iki vidayı birden söker. Devletin kasasından, yetimin hakkından ve sistemin adaletinden sökülen her bir vida, günün sonunda o trenin devrilmesine yol açar. Ve unutmayalım ki; o tren devrildiğinde, altında sadece vidayı sökenler değil, o vagonda oturan bütün bir ülke kalır.
Ekleme Tarihi: 12 Ağustos 2026 -Çarşamba
                        Bekir KARAKUŞ

Alıştırılmış Çaresizlik ve Gevşeyen Vidalar

Anton Çehov’un o sarsıcı hikâyesini bilirsiniz: Rusya’nın ücra bir köyünde, tren raylarının vidalarını sökerken yakalanan bir köylü müfettişin karşısındadır.

Müfettişin “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?” sorusuna köylü büyük bir pişkinlik ve doğallıkla yanıt verir:

“Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

Köylüye göre yaptığı şey suç bile değildir; nitekim köyün muhtarı dahi karakolun ve kendi evinin kilitlerini bu bedava vidalardan yaptırmıştır. Müfettişin “Maaşınızı artırsak vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?” teklifine köylünün verdiği cevap ise aslında bir toplumun anatomisini özetler:

“Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökeriz.”

Hikâyenin sonu malumdür… Müfettiş dehşet içinde başkente dönen trene biner. Yolda camdan dışarı bakarken, ray kenarında elinde iki vida tutan ve gülümseyerek el sallayan küçük bir çocuk görür. Çocuk ne fizik bilmektedir ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. Sadece büyüklerinden gördüğünü uygulamış, yan yana iki vidayı birden söküptür. Ve o kaçınılmaz metal çatırtısı duyulur; tren devrilir.

Çehov’un yüzyıl öncesinden haykırdığı bu hakikat, bugün Türkiye’nin sosyal ve ekonomik gerçekliğinde tam karşımızda duruyor.

Bugün Anadolu’nun dört bir yanında, kırsal kesimlerde ve şehirlerin çeperlerinde sıradanlaşan bir manzarayı izliyoruz: Başta emekliler olmak üzere pek çok vatandaş, üzerindeki tarlayı, evi, traktörü veya arabayı çocuklarının üzerine devrediyor. Kâğıt üzerinde kendisini "muhtaç ve kimsesiz" gösterip devletin kapısına dayanıyor. Bir torba kömür, üç beş kuruşluk gıda yardımı ve nakit sosyal destek alabilmek için gayrimenkuller saklanıyor, hileli yollara başvuruluyor.

Herkes tıpkı Çehov’un köylüsü gibi düşünüyor: “Sadece bir vida söküyorum, ne olacak ki? Herkes yapıyor, devletin malı deniz…”

Oysa bu davranış, ahlakın ve toplumsal sözleşmenin altını oyan devasa bir yozlaşmanın göstergesidir. Fakat burada asıl sorgulanması gereken, o vidayı kendi küçük çıkarı için söken vatandaş kadar, o vidaların sökülmesine göz yuman, hatta bunu bir yönetme biçimine dönüştüren düzendir.

İktidar yetkilileri, yılları kapsayan yanlış ekonomik politikaların faturasını emekliye kesti. Emekliye alnının terinin karşılığı olan, insanca yaşayabileceği gerçek bir maaşı ve tazminatı vermek yerine; insanları sosyal yardımlara muhtaç bırakan bir "sadaka ekonomisi" inşa edildi.

Gerçek hakkı vermek maliyetliydi. Onun yerine, halkın mülkünü çocuğunun üzerine devrederek sahte yoksulluk yaratmasına göz yummak; oy uğruna bu usulsüzlüklere ses çıkarmamak ve dağıtılan kömür-torba yardımlarıyla seçmeni kendine bağımlı kılmak siyasetin kolayına geldi.

Sistem şöyle işlemeye başladı: Devlet emekliye hakkını vermiyor, emekli hakkını alamadığı için sistemin açığını kollayıp hileye başvuruyor, iktidar ise bu hileyi bildiği halde seçmen sadakati uğruna sessiz kalıyor.

Bu kısır döngünün adı tam anlamıyla "Alıştırılmış Çaresizliktir."

Halk, onurlu bir yaşamı ve emeğinin gerçek karşılığını devletten talep edemeyeceğine inandırılmıştır. Sistemli bir şekilde çaresizliğe alıştırılan insanımız, hakkı olanı gür bir sesle istemek yerine, ahlakından ve ilkelerinden taviz vererek “sistemden ne koparırsam kârdır” anlayışına itilmiştir.

Şimdi dönüp sormak gerekiyor: Asıl suçlu kim?

Kendi öz hakkını aramak yerine, mülkünü saklayıp yardım kuyruğuna giren ve bunu normalleştiren vatandaş mı?

Emeklisine insanca yaşayacak maaşı vermeyip, onu bir torba kömüre muhtaç eden ve o oyları devşirmek için sahtekârlığa göz yuman iktidar mı?

Yoksa "Bir şey olmaz, herkes yapıyor" diyerek toplumsal çürümeyi sessizce izleyen bizler mi?

Cevap nettir: Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen ve yanlışa sessiz kalan herkes.

Bazı toplumlar bir günde çökmez. Önce vidaları gevşer. Bir vidayı biz sökeriz, birini başkası bırakır derken; arkamızdan gelen çocuklarımız büyüklerinden gördüğü bu ahlaki aşınmayı miras alır ve yan yana iki vidayı birden söker.

Devletin kasasından, yetimin hakkından ve sistemin adaletinden sökülen her bir vida, günün sonunda o trenin devrilmesine yol açar. Ve unutmayalım ki; o tren devrildiğinde, altında sadece vidayı sökenler değil, o vagonda oturan bütün bir ülke kalır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ipekyoluhaber.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
( (