Siyasi görüşü, makamı, unvanı ya da mensup olduğu parti ne olursa olsun; bu milletin rızkına, devletin hazinesine ve yetimin hakkına el uzatan kim varsa karşısında amasız, fakatsız durmak bir vatandaşlık ve ahlak görevidir. Kimden gelirse gelsin, kime uzanırsa uzansın: Kul hakkı yiyenin yakasına yapışmak, haksız kazancın hesabını sormak zorundayız.
Son zamanlarda yolsuzluk, usulsüzlük ve haksız kazanç iddiaları üzerinden yürütülen tartışmalarda sıkça şu cümleyi duyuyoruz: "Bakın, iktidar bu yolsuzlukların ve haksız kazançların üstüne gidiyor, yargı çalışıyor, daha ne yapılsın?"
İlk bakışta suçla mücadele ediliyormuş algısı olumlu görünebilir. Ancak resmin bütününe baktığımızda sormamız gereken asıl soru şudur: 2002 yılından bu yana tam 24 yıldır tek başına iktidarda olan bir yönetim anlayışı, zamanında etkin denetim mekanizmalarını kursaydı bu tablolar yaşanır mıydı?
Eğer ilk günden itibaren "Yanlış yapan öz kardeşim bile olsa gereğini yaparım" anlayışı lafta kalmayıp sistemin kurumsal omurgası haline getirilseydi, kamu kaynaklarının yağmalanmasına zemin hazırlayan bu boşluklar oluşur muydu? Yangın çıktıktan sonra söndürmeye çalışmak elbette kıymetlidir; fakat yangının çıkmasına sebep olan ihmalleri, denetimsizliği ve liyakatsizliği sorgulamamak büyük bir eksikliktir.
Uzun süredir kamuoyu algısı ağırlıklı olarak muhalefet belediyelerindeki yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları üzerine yoğunlaştırıldı. Şüphesiz ki muhalefet belediyelerinde tüyü bitmemiş yetimin hakkına giren kim varsa, sonuna kadar soruşturulmalı ve hesabını vermelidir. Orada gösterilen kararlılık ve müfettiş hassasiyeti takdire şayandır.
Ancak adalet, çift taraflı kesen bir kılıç olmak zorundadır.
Son dönemde futbol camiasını sarsan hakem şaibeleri, milyonlarca doların döndüğü gayriresmî fon krizleri ve nihayetinde iktidar cephesine, hatta Eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve yakınlarına kadar uzandığı iddia edilen haksız kazanç ve usulsüzlük söylentileri göstermektedir ki; kokuşma ve yozlaşma tek bir alanla ya da tek bir siyasi partiyle sınırlı değildir.
Göz yumulan her usulsüzlük, denetlenmeyen her fon ve ayrıcalık tanınan her nüfuz sahibi, en nihayetinde tüm toplumu zehirleyen birer çıbana dönüşmektedir. Siyasi yakınlığa göre zırh kuşatılan, "bizden" denilerek gamsızca korunan her iddia, devletin adalet zeminini ve sarsılmaz itibarını aşındırmaktadır.
Devlet yönetmek, sadece kriz anlarında adli süreç başlatmak değil; krizleri doğuracak ahlaki ve idari zaafları en baştan engellemektir.
Bürokrasi, spor, finans ve yerel yönetimler dâhil olmak üzere hayatın her alanında bağımsız denetim organları yeniden işlevsel kılınmalıdır. Siyasi ikbal ve akrabalık bağları, hukuki sorumluluğun önüne geçmemelidir.
Gerçek bir temiz toplum ve şeffaf yönetim arzusu varsa; iktidarıyla muhalefetiyle tüm kurumlar aynı teraziyle tartılmalıdır. Kul hakkı yiyenin siyasi kimliğine bakılmaksızın üzerine gidildiği gün, bu ülkede ne fon krizleri kalır ne de makam gücüyle haksız kazanç elde edenler türeyebilir.
Çünkü adalet, muhatabına göre şekil alan bir lütuf değil; her bir vatandaşın ve devletin namus borcudur.