Uluslararası ilişkiler disiplininde, “ittifak” kavramı çoğu zaman kamuoyunda yankı bulduğu katılıkta bir mahiyet arz etmez. Bilhassa Orta Doğu gibi çıkar çatışmalarının, tarihsel rekabetlerin ve pragmatik zorunlulukların iç içe geçtiği bir coğrafyada, devletlerin güvenlik taahhütlerini mutlak bir savaş ilanı çerçevesinde okumak stratejik bir hatadır. Son dönemde gündeme gelen “Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşması” ve “Türkiye’nin bu ülkelere yönelik askeri garantörlüğü” söylemleri, işte tam da böyle bir kavram kargaşasından beslenmektedir. Bu makale, kökleri on yıllara dayanan bu güvenlik mimarisini analiz ederek, gerçekler ile popüler söylentiler arasındaki ayrımı netleştirmeyi amaçlamaktadır.
Pakistan ve Suudi Arabistan: Bir İttifaktan Öte, Pragmatik Bir Mutabakat
Riyad ile İslamabad arasındaki askeri münasebeti, tek bir bağlayıcı anlaşma metniyle açıklamak güçtür. İlişkilerin hukuki omurgasını, 1982 yılında imzalanan “Güvenlik İş Birliği Protokolü” oluşturur. Bu protokol, zannedildiği gibi NATO’nun 5. Maddesi benzeri bir otomatik savaş taahhüdü içermez. Mutabakatın özü, Pakistan askeri personelinin Suudi Arabistan topraklarında konuşlanarak eğitim ve danışmanlık faaliyetleri yürütmesine ve özellikle Kutsal Toprakların savunulmasına katkıda bulunmasına dayanır.
Ancak bu stratejik ortaklığın sınırları, 2015 yılında Yemen krizinde net bir şekilde test edilmiştir. Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki koalisyon, Pakistan’dan kara harekâtına aktif müdahil olmasını talep ettiğinde, Pakistan Parlamentosu tarihi bir karara imza atmış ve ülkenin tarafsız kalmasını oylamıştır. Bu olay, Suudi Arabistan’ın güvenliğine yönelik Pakistan’daki manevi hassasiyete rağmen, İslamabad’ın kendi ulusal güvenlik önceliklerini (özellikle Hindistan cephesindeki hassas dengeyi) riske atmayacağını göstermiştir. Dolayısıyla, bu ilişkiyi “savaş ittifakı” yerine, derin bir askeri danışmanlık ve ekipman tedarik ortaklığı olarak tanımlamak en doğrusudur. Pakistan, ancak Kutsal Topraklara yönelik varoluşsal ve doğrudan bir tehdit senaryosunda tepki verebilecek, ancak Suudi Arabistan’ın proaktif bölgesel müdahalelerine asker göndermekten titizlikle kaçınacaktır.
Türkiye’nin Konumu: Manevi Kardeşlikten Soğukkanlı Devlet Aklına
Türkiye’nin bu denklemdeki rolü ise bambaşka bir stratejik mantıkla işler. Öncelikle altı çizilmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin ne Suudi Arabistan ne de Pakistan ile herhangi bir ortak savunma anlaşması veya karşılıklı savunma taahhüdü mevcut değildir.
Türkiye-Pakistan hattına baktığımızda, güçlü bir duygusal kardeşlik söylemi görürüz. Savunma sanayiinde yükselen iş birliği (MİLGEM projesi, İHA/SİHA teknolojileri), ortak askeri tatbikatlar ve Keşmir meselesindeki diplomatik dayanışma, bu ilişkiyi stratejik bir düzleme taşımaktadır. Ancak belirtmeliyim ki, “dostluk” ile “ittifak” farklı kavramlardır. Türkiye’nin, Pakistan’ı Güney Asya’da bir çatışmada, örneğin Hindistan’a karşı doğrudan asker göndererek savunması, jeopolitik bir intihar olur. Ankara, bu noktada arabuluculuk, diplomatik himaye ve insani yardım pencerelerini zorlayacak, ancak savaşın tarafı olmayacaktır.
Suudi Arabistan ile ilişkiler ise inişli çıkışlı bir grafik izler. Kaşıkçı suikastı sonrası yaşanan derin kriz, son yıllarda yerini Cumhurbaşkanı düzeyinde karşılıklı ziyaretlerle taçlanan rasyonel bir normalleşmeye bırakmıştır. Türk savunma sanayiinin Riyad’a satışları hız kazanmış, ticaret hacmi toparlanmıştır. Lakin bu pragmatik ılım havası, Sünni dünyanın iki kutbu arasındaki liderlik rekabetini perdelememelidir. Suudi Arabistan’a yönelik bir tehdit karşısında Türkiye’nin askeri bir reaksiyon göstermesi, ne hukuken ne de siyaseten zorunludur. Ankara, böyle bir senaryoda ancak ve ancak kendi ulusal çıkarları ve bölgesel istikrar hesabı doğrultusunda, sınırlı ve diplomatik ağırlıklı bir pozisyon benimseyecektir.
Netice: Romantizmden Arındırılmış Bir Strateji
Son tahlilde, Türkiye’nin “birilerini korumak için savaşa gireceği” varsayımı, uluslararası hukukun ve sert güç dengelerinin ruhuna aykırıdır. Modern devletler, romantik reflekslerle değil, soğukkanlı ulusal menfaat tanımlarıyla hareket eder. Ankara’nın hem İslamabad hem de Riyad ile ilişkileri, karşılıklı saygı, egemenlik dokunulmazlığı ve kazan-kazan prensibine dayanan stratejik özerklik anlayışıyla şekillenmektedir. Bugünün dünyasında ittifaklar, bir üçüncü tarafa karşı verilmiş açık çekler değil, günün şartlarına göre sürekli yeniden yorumlanan esnek angajmanlardır. Bu gerçeği göz ardı eden analizler, bizi stratejik bir netlikten uzaklaştırarak, tehlikeli bir hayalperestliğe sürükler.